‘GÜNDEMİMİZDE TERÖR YASASI YOK’

Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği’nin 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü-2019 etkinlikleri çerçevesinde düzenlediği, İçişleri Bakanı Ayşegül Baybars, Barolar Birliği Başkanı Hasan Esendağlı ve Kıbrıs gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ali Baturay’ın konuşmacı olduğu, gazeteci Özgül Gürkut Mutluyakalı’nın yönettiği panelin özeti aşağıdaki gibidir…

 

YRD. DOÇ. DR. İBRAHİM ÖZEJDER (YDÜ İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi)

Parasal güç, basının koz olarak kullanılması, internet medyası gibi durumlar basın özgürlüğü için günümüzdeki en büyük, belli başlı tehditlerdir.

“Gazeteciler Birliği ısrarla basın özgürlüğü konusunu toplumun gündemine getiriyor, vurguluyor. Tebrik etmek gerek. Basın özgürlüğü çok mu önemli diye bir soru sorabilirsiniz. Çok ayrıntıya girmeden dünyaya baktığımızda refah, barış huzur insan haklarının olduğu yerlerde basın özgürlüğünün varlığını görüyoruz. Tabii bunun tam tersi de geçerli. Basını özgür olmayan ülkelerde bu açıdan problemler vardır. Önem vermeyen ülkeler refah açısından da kötü  durumdadır. Tabii petrol zengini Arap ülkelerini bunun dışında tutuyorum. Basın özgürlüğünü tartışmak için belli bir yaklaşım gerek. Bu biraz da evrensel yaklaşım ile ele alınmalı ki kapsayıcı çözüm üretici olabilsin. Basın özgürlüğü kendini yenileyen, içeriğini değiştiren bir özgürlüktür. Bütün haklar da böyledir ve yeniden tanımlanması gerekiyor. Yeniden, sıklıkla siyasi ve ekonomik anlamda ele alınması gerekiyor. KKTC’de bu bağlamda basın özgürlüğü gelişti. Pek çok yeni yasa yapıldı. Kadın hakları, çocuk hakları gibi yasalar. Ancak dikkat edersek 1974’ten sonra en az değişim medya alanında yapıldı. Çok az yasada değişiklik yapıldı. Oysa dünyada böyle değil. Bir zamanlar geçerli olan güvenceler bugün yetersizdir. Çünkü ekonomik, sosyal, teknolojik değişiklikler basında ve toplumsal yaşamda önem arz ediyor. Hatta bazı teknolojik gelişmeler zaman zaman basın özgürlüğünü kısıtlayabiliyor. Hatta Kuzey Kıbrıs gibi problemli bir coğrafyada buna daha da dikkat etmek lazım. Bugün basın özgürlüğü en ileri noktada olan ülkeler bile bunun nasıl daha fazla geliştirebileceğini tartışıyor. Bizim de bu evrensel hassasiyete sahip olmamız gerekiyor. Parasal güç, basının koz olarak kullanılması, internet medyası gibi durumlar basın özgürlüğü için günümüzdeki en büyük, belli başlı tehditlerdir. Kamusal haklar için yapılan gazetecilik tüm bunlar arasında boğulmaktadır. Tabii basın özgürlüğünü başka şekilde yorumlayan, sosyal medyada küfür etme özgürlüğü mü diyenler de oluyor. Siyasi figürü itibarsızlaşma özgürlüğü mü de deniyor. Elbette değil. Kamusal kaygılarla yapılan gazetecilik için basın özgürlüğü talep edilmeli. Gazetecilik bir kamusal hizmet olarak algılandıktan sonra, kamusal güvencelere de sahip olmalıdır. Medyada da pozitif ayrımcılık yapılmalı, yurttaşlar hakları olan bilgiye ulaşmalı. Bugün artık bilgi alma ve iletişim hakkının temel insan hakları arasında olduğunu da unutmamalıyız. Basın özgür iki dayanağı yasal güvenceler ve demokrasi kültürü olarak açıklanabilir. Yasal güvence zaten demokrasi kültürünü, siyasal kültürü de içeriyor. Siyasal kültürün yüksek olduğu ülkelerde yasal güvencelerin çok önemli olmadığını nasıl olsa kültürün bunun üstesinden geleceğini düşünerek, siyasal kültüre bel bağlanabilir ama kuzey Kıbrıs’ta böyle bir durum var mı? Siyasi kültür var mı? Her koşulda basının özgürlüğünü verecek güvence var mı? Ben tüm bu sorulara olumlu yanıt veremiyorum. Tabii 1970, 1980’li yıllara göre çok gelişme var, sağ ve sol siyasette de ama yeterli değil. İngiltere söz konusu olsa bile çok karmaşık bir basın yasası olduğunu söyleyemeyiz ama basın özgürlükleri bizden çok daha ileri. Demek ki bizim basın özgürlüğü için yasal düzenlemeye ihtiyacımız var. Yapılması gereken basın özgürlüğü ve güvenceleri geliştirecek, yani tehditleri ortadan kaldıracak, bilgi edinme yasası geliştirilmeli. Böyle bir yasa var ama gazeteciler bunu kullanamıyor. Hatta geçen yıl ben bir öğrenciye ödev verdim, gitti baktı böyle bir kurul yok. Daha evvel kurulan Bilgi Edinme Kurulu çalışmıyor. Bunun bir müeyyidesi yok. Gazetecilerin bilgiye ulaşmasında güvenceli koşullar gerekiyor. Bilgiye ulaşmakta, özellikle devletteki bilgilerde sıkıntılar yaşanıyor. Kamu hizmeti artık BRT ve TAK ile sınırlı olmamalı. Kamusal destek, kamusal kaygılarla gazetecilik yapanlara da yardım etmeli. Bu yasal düzenlemeye dönüştürülmeli. Sanırım bakanlar kurulu kararı ile yapılıyor. Haber kaynağına da güvence sağlanmalı, internet medyasının haksız rekabeti engellenmeli. Üreten gazetecilerin ürünleri korunmalı, bu sitelerin kullanımı engellenmeli. Üç yıl önce İçi İşleri Bakan bünyesinde başlatılan basın yasası çalışması durdu, bu kaygılar göz önüne alınarak yeniden başlamalı.”

 

 

HASAN ESENDAĞLI (Barolar Birliği Başkanı – Avukat)

Basın özgürlüğü ile korunan hak sadece gazete ile bilgiyi yayma hakkı değil, aynı zamanda bireylerin o bilgiye ve kanaate erişim hakkıdır .

“Konu basın özgürlüğü olunca hem içinde bulunduğumuz coğrafya ve yakın ilişkide olduğumuz ülkeler, hem de iç hukukumuzun parçası olan, her ne kadar uluslararası anlamda tanınırlığımız olmasa da, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi önem arz ediyor. İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi ifade özgürlüğünü içeriyor. İfade özgürlüğü oldukça önemsenen, insan hakları mahkemelerinin içtihatının yarısını oluşturan bir konu. ‘Bağımsız ve tarafsız mahkeme koruması altında ifade özgürlüğü garanti altına alınmaksızın ne özgür bir ülkeden ne de demokrasiden söz edilebilir’ diyor. Tabii sözleşmenin 10’uncu maddesi doğrudan basın özgürlüğünü içerir mahiyette değildir, ama insan hakları mahkemesinin istikrarlı içtihatı basın özgürlüğünün 10’uncu maddede düzenlenen ifade özgürlüğünü kapsamı dâhilinde bir hak olduğu hususunda hukuki olarak ihtilafsız bir gerçek haline getirmiştir. Çünkü ifade özgürlüğü kavramı madde içeriğinde de görülebileceği gibi bilgi ve kanaate ulaşma özgürlüğünü de içerir. Basın özgürlüğü ile korunan hak sadece gazete ile bilgiyi yayma hakkı değil, bireylerin o bilgiye ve kanaate erişim hakkıdır da… İşte bu noktada karşımıza sınırlar çıkıyor. Özelde basın özgürlüğü, genelde ifade özgürlüğü sınırları… Bizzat insan hakları sözleşmesinin ilgili maddesi, ikinci fıkrasında ifade özgürlüğünün kısıtlanabilmesine yönelik kriterler de konmuştur. Sorun da tam olarak bu noktada çıkmaktadır. İfade ve basın özgürlüğü ile ilgili bir alan tanımlanıp, sınırları çizilmiştir. Hem insan hakları sözleşmesi, hem de yerel anayasalar, mevzuatlar tarafından … Eğer siz bu tanınan özgürlük alanı içinde hareket halindeyseniz sorunla karşılaşmazsınız. Ne zaman ki gözle görülmesi zor sınırlara temas edersiniz konu sorunlara gebedir. Davalar, cezalar, tazminatlar da tam bu noktalarda gündeme gelmektedir. Nedir bu sınır bölgesi? Olayın illegal boyutunda değilim, ama bu ifade özgürlüğünü çevreleyen, gözle görülmesi zor sınırlar nelerdir? Bunları başlıklarla açıklamak isterim. Basın özgürlüğünün korunmaya layık olan diğer haklarla ilgili dengesi ve çelişkisi sorunu. Basın özgürlüğü yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin biz dahil pek çok yasa altında korunması bulunan örneğin adil yargılanma hakkı, özel hayatın korunması, vicdan ve din özgürlüğü hakkı, kişilerin şeref, haysiyet ve şöhretlerinin korunması hakkı gibi haklarla zaman zaman çelişebilir. Bir hakkın kullanımı diğer bir hakkın varlığını tehdit edebilir. O zaman bu haklar arasındaki denge nasıl kurulacak gibi bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz. Zaten yerel veya uluslararası tüm davalar da bu soru üzerinden konumlanıyor. O zaman bu denge kurma çabaları içinde ortaya çıkan prensiplere de bakalım. Avrupa İnsan Hakları mahkemesi diyor ki ‘ifade özgürlüğü yalnız olağan fikirlerin açıklanması yönünden değil, devlete ve toplumun belli kesimine aykırı gelen şaşırtıcı, endişe verici düşünceleri de kapsar.’ İfade özgürlüğü sadece kulağa hoş gelen, toplumun genelinin kabul ettiği fikirlere değil, marjinal gelebilecek fikirlere de hoşgörü sağlar. Siyasi, dinsel, kültürel olarak hoşlanmasanız da marjinal fikirlerin de ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı vardır. Tabii bu fikirlerin hiç mi sınırı yok? Dil, din, ırk ayrımı, savaş propagandası yapılmasına yönelik fikirler de bundan faydalanmalı mı, işte insan hakları mahkemeleri uygulamalarından ortaya çıkan ‘hoşgörü paradoksu teorisi’ karşımıza çıkar. “Mutlak bir hoşgörü hoşgörüsüzlüğü güçlendirecek fikirlere hoşgörü ile yaklaştığı halde, bunların hoşgörüyü ortadan kaldırmasıyla sonuçlanabilir.” Hoşgörünün kendisine doğrudan muhalif olan görüşe, hoşgörü ile yaklaşırsanız bu hoşgörü ortamını da ortadan kaldırmaya zemin hazırlarsınız. Dolayısıyla bu anlamda devletlerin ifade özgürlüğüne müdahale etmesi Avrupa insan Hakları Sözleşmesi dahilinde meşru sayılabilecektir. Burada önemli olan devlet tarafından bu müdahalenin gerekçelendirme yükümlülüğünün bulunmasıdır. Bu bağlamda kendine özgü ifade tarzının ne ölçüde korunacağına izin vermek için, bu müdahalenin meşru sayılabilmesi için ifadenin türü, siyasi mi, ticari mi, sanatsal mı, önemli. İfadenin yayılması için kullanılan araç kişisel mi, yazılı basın mı, televizyon mu, sosyal medya mı yine önem arz ediyor. Bunun yanında hitap edilen topluluk; yetişkinler mi, çocuklar mı, tüm toplum mu yoksa belli bir grup mu? İşte tüm bunlar göz önüne alınır ve o ifadenin bahsetmiş olduğumuz özgürlük çerçevesinde ne ölçüde korunacağına objektif kriterler çerçevesinde karar verilir. Sınırlardan bahsettik. Hakların çelişkisi noktasında kişilerin şeref haysiyet, şöhretlerine hakaret, küfür edildiği noktalarda bizim bildiğimiz zem ve kadih davalarında yapılan eleştirinin, ifade özgürlüğünü koruma sınırları içinde kalıp kalmadığı sorununa bakılır. Burada yayının amacı önemlidir. Genel prensip iletişimin toplumun genel yararı çerçevesinde korunmasıdır. Mahkemeler bu fikri yayıncı ile yayını alanlar arasındaki iletişimden kaynaklanan ödev ve menfaat çerçevesinde geliştirdiler. İletişim herhangi bir konuda iyi niyetle yapıldığında yayını yapan, bu yayını toplum yararı ve bir ödevi gerçekleştirmek referansı ile yapıyorsa böyle bir yayının imtiyaz olmaksızın, hakaret ve suçlayıcı niteliğe haiz olsa bile şartlı imtiyaz ile korunmalıdır diyor, mahkemeler bu konuda. Basının halka bilgi verme konusunda bir ödevi, görevi vardır. Bu görevi yapmak maksadıyla yapılan bir yayında normal koşullarda hakaret kabul edilebilecek, içerik olsa bile, bu basın nedeniyle bir imtiyaza sahiptir. Burada yayının kimle alakalı olduğu da çok önemli. Hakaret ve sövmedeki eleştirinin sınırları hak ve özgürlüklerin genişlemesiyle birlikte özellikle politikacılar, toplumda önde gelen yönetici pozisyonda olan, mevki sahibi kişiler söz konusu ise yazılanların tolerans seviyesi, eleştiriden ağır eleştiri düzeyine de getirilebilir. Aslında şunu söylüyor politikacılara: ‘Mevki sahibi kişiler, siz yolda yürüyen insanlardan bu konuda daha fazla tolerans göstermek zorundasınız.’ Bu prensip de İnsan Hakları Mahkemesi’nin istikrarlı içtihadı ile korunuyor. Sıradan vatandaşa söylenen sözlerle, bakana, vekile söylenen sözler arasındaki tolerans seviyesini farklı uyguluyor. Bu bir anlamda bir prensip ortaya koyuyor ama tüm bu özgürlüklerin de sınırları olduğu ve bu sınırların aşılarak, özellikle özel hayat bağlamında eleştiri sınırlarını aşan hak ihlallerinin hukuk davalarında tazminat sorumluluğu doğurabileceği de yine AHİM içtihadından ortaya çıkan husustur. Karşınızdaki kişi her ne kadar toleranslı olursa olsun yine de bir hedef haline getirilirse, bunu da korumuyor. Hakaret içeren yazılar kamusal, sosyal, ahlaki yükümlülüğü yerine getirmek için yapılmadığı, yapanın bunun doğruluğuna inanmadan gerçekleştirdiği hallerde de sorumluluk söz konusudur. Tüm bu prensipler sivil davalar içindir. Bana göre bahsedilen haklar arasındaki dengenin de korunması hukuk davalarıyla mümkün olmalıdır. Oysa dünyanın pek çok ülkesinde yakın coğrafyamız ve ülkemizde halen ifade ve düşünce kaynaklı eylemlerin cezalandırılmasını öngören yasal düzenlemeler mevcuttur. Bu durumda da karşımıza bambaşka ve ciddi sorunlar çıkar. İfade ve basın özgürlüğü ile ceza düzenlemeleri arasındaki ilişkidir bu da. Elbette bu durum çok önemli ve zor bir alandır. Hukuk davalarından farklı olarak düşünce özgürlüğünün peşinde giderken kişisel özgürlüğü kaybetme ihtimali ile karşı karşıya da kalabiliyorsunuz. Bizim ceza mevzuatımızda da buna ilişkin düzenlemeler vardır.”

 

 

ALİ BATURAY (Kıbrıs Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni – Gazeteci)

Kutlu Adalı vurulduğunda ailem önce Yenidüzen gazetesini, sonra mesleği bırakmamı istedi. Başka gazeteciler de korktu, amaç da budur. Bu şekilde basın özgürlüğünü engellemektir.

“Ben daha çok yaşananlar çerçevesinde konuşacağım. Ben üç ayrı gazetede çalıştım hiçbir kurumda sınırsız özgürlük yoktur. Hepsinin kendine göre sınırları vardır. Yayın politikası diye sihirli bir sözcük var. Bu yayın politikası bir takım sınırları belirler, onun dışına çıkmanıza da engel olur. Ben kendi yayın yönetmenliğimde muhabirlerin zaman zaman sınırların dışına çıkmasına izin verir. Bütün muhabirlerin zaten amacı o sınırların dışına çıkmaktır. Gazetecilik muhalif bir meslektir. Tüm amaç sınırları aşmaktır. Genel yayın yönetmeni bazen belirlenen politikayı muhabire söyler, bazen söylemez de. Siz haberlerin sansürlenmesinden nelerin hassas olduğunu anlarsınız. Bir süre sonra hiç özgürlük tanımazsanız oto sansür başlar. Gözünün önünden geçip giden haberi de görmez olur. Özgürlüğü birkaç şey etkiler aslında. Bunlardan biri görünmeyen güçlerdir. Bir devlet yöneticileri bir de işveren ve reklam verenlerdir. Basın özgürlüğü derken ille de devlet, derin devlet değil, hele de günümüzde ekonomik sıkıntılar içinde olan medyanın en büyük engelleyicisi inanın reklam verenlerdir. İşadamları ile uğraşmak da başlı başına derttir. Gazetecilikten örnek verecek olursam Esra Arslan diye bir gazeteci var, mesleğe ‘mayına basmak’ diye bir terim getirdi. Mayına nasıl basılır? Biz 90’lı yıllarda Yenidüzen’de çalışırken önce pencereden tehdit mektupları atıldı, biz de çok ciddiye almadık zaten meslekte hep olur dedik, sonra telefonlar geldi… Ancak bir sabah annemin beni uyandırıp Kutlu Adalı’yı vurduklarını söylemesiyle Adalı’nın tam da mayına bastığını söyleyebilirim. Birtakım polis, asker içinde o dönemin Aziz Barnabas baskını ile ilgili birtakım şifreleri yayınlayınca Kutlu Adalı’yı vurdular. Medyada mayınlar ülkeden ülkeye değişebilir. Japonya’da devletin yüce varlığıdır, Kolombiya’da uyuşturucu mafyası, Amerika’da ise dünyayı etkisi altında tutan şirketler ve Pentagon’dur. Peki, Türkiye’de ve bizde mayın nedir? Atatürk, din, laiklik, Kıbrıs’ta Türkiye sevgisi gibi değerledir. Elbette bunlar tek başına kötü değerler değil ama zaman zaman bunların arkasına saklanarak önünüze engeller çıkarılır. Ta ki siz bu engellerin Atatürk, din, vatan sevgisi veya bayrakla alakalı olmadığını anlatana kadar zaman geçer ve bazen de yapacağınız haberin önüne engel konur. İşte biz bu mayınları aşa aşa gazetecilik yaptık. Annan Planı döneminde Kıbrıs gazetesinde çalışırken de benzer şeyler oldu. üç bomba atıldı, korku yaşadık. Kutlu Adalı vurulduğunda da ailem önce Yenidüzen gazetesini, sonra mesleği bırakmamı istedi. Başka gazeteciler korktu. Amaç da budur. Bu şekilde basın özgürlüğünü engellemektir. Diğer bir sorun siyasiler ve devlet görevlileridir. Geçenlerde TAK Ajans çalışanları birkaç siyasetçi ile sorun yaşadı. Sevindim çünkü siyasilerin gazetecileri sevmemesi güzeldir. Alman bir gazeteci “Gazetecinin yanağında politikacının öpücük değil, yumruk izi olsun daha iyidir” der. Eğer bir politikacının öpücük izi yanağınızdaysa bir şeyleri yazamayacaksınız demektir. O nedenle ne kadar çok yumruk izi varsa o kadar doğru yoldasınız demektir. Bizde maalesef basının maddi sorunlar içinde yaşaması, gazetecileri farklı yerlere kanalize ediyor. Ya sponsorların gölgesinde kalıyor, ya da siyasilerin yörüngesine giriyor. Bir de deniyor ki internet gazeteleri çıkıyor, daha özgürüz… Ama geçim sıkıntısı yüzünden gazeteciler yine sponsorlara mahkûm oluyor, para getirecek birileri yoksa yine ömrü uzun olmuyor. Kimdir o sponsorlar? Ülkenin önemli köşelerinin tutan insanlar. Onların yaptıkları bir takım şeyler vardır, onlar nasıl yazılacak sıkıntıdır. Şimdi bir de üniversite kurmaya başlayan iş adamları, birer de gazete edinmeye başladı. İlk kurulan iş adamı gazetesinde çalışıyorum ama kurumsallaştı artık. Oysa bugün bu iş çığırından çıktı. Herkes zora düştükçe, çıkarı için gazete çıkarıyor. Bunun için de kesenin ağzını açıyor. Bu da sorun. Ayrıca altmış, yetmiş satan gazeteler bile yayın hayatına devam ediyor. Dünya internet gazeteciliğine geçerken biz hala kağıda basmakta direniyoruz. Onların da sponsoru var. Sabahları televizyonda görünsünler, birilerinin reklamını yapabilsinler diye satmasalar da yayınlanıyor. Bunlar şimdi özgür mü? Değil tabii. Burada bizim mücadele ettiğimiz birden fazla sorun var. Basın özgürlüğü günü tüm politikacılar bundan bahseder. Oysa hoşlanmadıkları bir haber olunca da hemen patronu ararlar, şikayet ederler. Böyle de bir ikiyüzlülük söz konusudur. Afrika gazetesine yönelik linç girişimi, Afrika gazetesi davası iyice irdelenmeli. Sever ya da sevmezsiniz, inanırsınız, inanmazsınız onlara yönelen bu linç girişimi hoş karşılanırsa sonra bize de olacaktır. Şimdi bir karikatür yüzünden zaten Kıbrıs gazetesine onlarca adam geldi. Yirmi küsur çelenk koydular, aylar sonra yaptılar, birileri düğmeye bastı… Savcılık beni Afrika davasında tanık olarak çağırdı. Bana gitmeden ve geldikten sonra ‘niye gittin’ dediler, ‘neden arka çıktın’ dediler. ‘Başın belaya girecek’ dediler. Avukat 1988’e kadar ne iş yaptığımı irdeledi. Ben şimdi o mahkeme kutusuna girip de, ben bu karikatürden anlamam dersem kendimi inkar etmek olurdu. Ben hala sözümün arkasındayım, onlar mahkûm edilirse o mahkeme ve o yargıç hep anılacak da kimse o karikatür ya da foto-montajı hatırlamayacak. Oysa gazetecileri hapseden bir mahkeme, savcı, yargıç hep hatırlanacaktır. Emsal olacaktır. Biz ne linç hareketlerine ne de meslektaşlarımızın mahkûm olmasına izin vermeliyiz. Ben yasalara da çok inanmıyorum, çünkü yasalara uyulmuyor, yürütülmüyor, devlet takip etmiyor. Biz bilgi edinme yasasını beklersek asırlar geçer. Zaten biz öyle bilgi edinme ile uğraşmıyoruz artık el altından bilgi alıyoruz. Sadece tek korkumuz -İçişleri Bakanı’na da söyledim- ‘varıp da bir gün Türkiye ile terör yasası yapıp bizi de FETÖ’cü diye tutuklamayın’ dedim. Bu korku tüm Kıbrıslı Türklerde de var, sivillerde de gazetecilerde de var. Elbette bizde daha çok var, bunu da devletimizden, özellikle böyle bir yasa yapılmamasını istemiş olayım. Her şeye rağmen Kuzey Kıbrıs basın özgürlüğünde üç basamak yukarı çıktı. Bu çıkışı durdurmayalım. Korkuyoruz, gördüğümüz örnekler bizi korkutuyor. Korkak olduğumuz için değil ama böyle bir yasa gelir ve bizi toplayıp toplayıp bir yerlere götürürlerse bu tabii sonumuz olur. Ne basın ne de özgürlük kalır.”

 

 

AYŞEGÜL BARBARS (İçişleri Bakanı – Avukat)

Basın özgürlüğüne bakışımızı yansıtırken, olumlu algı, farksız olanın yayılması değil, devlette ve toplumda şoke edici, sorgulayan, zorlayan, çok sesliliği sağlayan durumda olması çok önemlidir. Yoksa genele yayılan düşüncenin hâkim olması önemli değildir. Her türlü görüşe açık olmaktır.

“Aslında Esendağlı hukuki durum ve AB perspektifini ülkede siyasilerin toplumun basın özgürlüğünü nasıl koruması gerektiğini çok güzel açıkladı. Ben şu an bakanım ama aslında avukatım. Bir de basın emekçisi babanın kızıyım. Babam da 1972 yılında haftalık çıkan Savaş gazetesi, Bozkurt, Kıbrıs Postası, Yenigün’de yazdı, karikatür çizdi. Ben gazeteciliğin nasıl muhalif olmak olduğunu, siyasetle nasıl bastırıldığını yakından biliyorum. Bu gün üç şapkam ile buradayım. Aslında hepimizin bildiği temel kavramlar, anayasamızda yer alan basın özgürlüğünün neleri koruduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde varılabilecek noktalar, basın özgürlüğünün artık aslında temeldeki kişi ve hak ve özgürlüklerinden sayıldığı çok daha geniş kapsamda iletişim özgürlüğüne geçtiği… Bunlar hepimizin malumu. Beni çok fazla etkileyen 1887 yılında 18 yaşında genç kadının Elizabeth Kokrein ismini kullanan, takma isim ile yazan Nellie Bly basın özgürlüğüne bakışımı ortaya koyabilir. Bu kadın 18 yaşında, annesinin ikinci evliliğinde doğru tanıklıkla boşanabilmesini sağladı. O zamandan sorgulamayı, gerçeği aramayı öğreniyor. Daha sonra da bir gazetede çıkan kadınlarla ilgili, kadının ev içi hizmetlisi olduğu ile ilgili makale üzerine gazeteye ucube diyerek ilgi çekiyor. Daha sonra o gazetede kadın hakları ile ilgili yazılar yazıyor sonrasında da 72 günde dünyayı turluyor. Gazetecilikte işçilerin haberini yapmak için işçi oluyor, mahkumları anlamak için hırsızlık yapıp cezaevine giriyor sonra Meksikalıların hakları ile ilgili onları savunuyor. Pek çok mücadele vererek, inanılmaz bir vizyon yaratıyor meslekte. Benim gazetecilikte çıkardığım dersler var burada. Gerçek haber peşinde koşarken cesaret ve mücadele önemliydi. Bu bağlamda Baturay’ın sözleri beni etkiliyor. Görünmeyen güçler dediğimiz basının siyasi kontrolünden başka sermaye anlamında fazla engellemelerde karşılaştığınız esas sorun belki de mesleği elinde tutan gruplarla ilişkinin değerinin kaçması daha ciddi sorunlardan. Politikanın içerisinde olan biri olarak bu rahatsızlık beni de etkiliyor. Basın özgürlüğüne bakışımızı yansıtırken, olumlu algı, farksız olanın yayılması değil, devlette ve toplumda şoke edici, sorgulayan, zorlayan, çok sesliliği sağlayan durumda olması çok önemlidir. Yoksa genele yayılan düşüncenin hakim olması önemli değildir. Her türlü görüşe açık olmaktır. Basın da dördüncü güç olarak anılsa da çok daha başındadır. Bizler tolumu daha iyiye götürme görevini üstlenen kişiler olarak yaptığımız iyi şeylerin de halkla buluşmasını sağlayan basındır. Basın yoluyla medya yoluyla aktarabildiğimiz ölçüde toplum olumlu ve olumsuz bir fikre varabilir. Basın bu bağlamda da çok önemlidir. Özellikle Medya Etik Kurulu kuruldu, iyi işler de yapıyor, aldığı kararlar da medyanın gelişmesine katkı sağlıyor. Ama medya etiğinden yoksun yere gittiğimizi de görüyoruz. Evet basın özgürlüğü olmalı, eleştirel bakış açısı olmalı, toleranslı eleştiriler de olmalıdır, ama hatta benimle ilgili Mahmut Anayasa’nın Ayşegül’ün kitapları benzetmesi ile yaptığı başlıklar da toleransımızın güzelliği tabii. Yine de geçtiğimiz günlerde bir web sitesinde benimle ilgili ‘Allengirli işler yapan İçişleri Bakanı’ haberi çıkıyor. Bununla ilgili özel hayatın gizliliğine müdahale edecek, siyasi eleştiri düzeyi ötesinde iddia ve yorumlar yapılıyor. Bir bakıyoruz künyesi yok, kime ait olduğu belli değil, bununla mücadele dahi edemiyoruz. Teknoloji gelişirken ne kadar çok yasa ile korunabilir, korunacaksa özgürlüklere müdahale mi tartışmasına da yol açabilir. Bu açıdan da bizim de basın özgürlüğü ile ilgili temel sorunlarımızdan biridir. Yayın Yüksek Kurulu var ama tabii belli alanlar bunu yapıyor. Mecliste bir bilişim yasası var ama o yasa da ne kadar çok aslında bu özgürlükle aradaki dengeyi koruyabilecek koşullar içeriyor, o da tartışmalı. Belki İçişleri Bakanlığı içerisinde basın yasalarının güncelliği yapılmalı, geçmişte yapılan yasa tasarısı Medya Etiği Yasa Tasarısı mesela kadük kalan bir tasarı. Bence hem medya hem basın için hem de bizim için önemli. Basın özgürlüğü için neler yapmalıyız, basın emekçileri için neler yapmalıyız noktasında bu da önemli bir eksiklik.”

İKİNCİ BÖLÜM

YRD. DOÇ. DR. İBRAHİM ÖZEJDER (YDÜ İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi)

 

“Ali Baturay sorunları güzel anlattı. Biz yazılanları görüyoruz ama ölçüsü yazılamayanlardır tabii. O da bize güzel anlattı. Bu karmaşayı ortadan kaldıracak şey güçlü basın yasasıdır. Şuanda basın davalarında ceza yasasındaki maddelerden hareket ediliyor ya da Haksız Fiiller yasası ile. Basın yasası bu durumda kadük, ceza yasası ister istemez o yasanın ruhunu içerir. Orada basın özgürlüğüne otomatik sınırlama getirebilir. Siyasi kültür zaten yetersiz… İçişleri Bakanımız saygılı ama gazetecilik her gelen siyasilerin de insafına kalmamalı. Bir de Kıbrıs’ta başka faktörler, yurt dışı faktörleri de var. Tüm bunlara karşı güçlü bir basın yasasına ihtiyacımız var. Bakın şimdi Türkiye’de idam tartışılıyor. Siyasal kültür de buna uygun. Yasalar evlerse yapılacak ama yasalar el vermiyor. Demek ki iyi bir basın yasası yapılırsa yüzde yüz olmamakla birlikte basın için iyi bir güvence olabilir diye düşünüyorum. Bilişim Suçları Yasası doğrudur, komite çalışmalarına da gittik ama bizi uyardılar. Gerçekten bilişim dünyası ile ilgili düzenlemeler olmalı ama bazı yasalar, basın yasasına konmalı. Basın yasası yeniden ele alınmalı tabii gazetecileri de kaygısı giderilmeli. Yasa demek yasak gelecek gibi de algılanmamalı. Kopya yasalarla değil, gerek buradaki dinamikler, gerek uzmanların katkısı ile yasa çalışması yapılabilir.  Tabii editöryal bağımsızlık da güvence altına alınmalı. Bunun için neler yapılabilir diye düşünülmeli. Kamusal boyutu olmayan, işadamı gazeteleri bir daha gözden geçirilmeli. Dünyada geçtiğimiz yıl Malta belgeleri, Paradise belgeleri diye dünya siyasetini sarsan bir skandallar ortaya çıktı. Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konseryum’u diye bir gazetecilik kurumu kimdir bunlar daha çok sermaye medyasının işten attığı araştırmacı gazetecilerdir, ve bunlara istihdam sağlayan kurumdur. Parayı da bazı vakıflar veriyor bu gazeteciler çok iyi iş yapıyor. para sıkıntısı yaşamıyor. Araştırma yapıyor, yolsuzluklar ortaya çıkarıyorlar. İşte bizde de böyle şeyler yapılabilir. Basın İş Yasası’nda editoryal bağımsızlık maddesi olmakla birlikte geliştirilmesi de gerekiyor.”

 

HASAN ESENDAĞLI (Barolar Birliği Başkanı – Avukat)

“Biraz önce bahsettiğim gibi basın özgürlüğünün kullanılmasının diğer haklarda yarattığı çelişki ve dengenin sağlanmasında hukuk davaları bir araç olarak kullanılabilmelidir. O denge ancak bu şekilde sağlanabilir. Özgürlük başkalarının haklarını kötüye kullanmaksa hukuki yaptırım söz konusu da olabilir. Lakin konu burada kalmıyor basın özgürlüğü içerisinde tartıştığımız bazı hususlar ceza yasası konusu da olabiliyor. Sıklıkla yakın coğrafyamızda Türkiye’de görüyoruz. Ciddi sayıda gazeteci, yazar ağır hapis cezalarıyla cezaevlerindeler. Burada sıkıntı var ceza yasalarında bu tip maddelerin olmasında insan hakları bakımından, temel haklar sıkıntı var. Ülkemize de baktığımızda çok sıklıkla yüzümüze çarpmasa da mevzuatımızda var. Ceza yasası açısından da konuya bakınca doğrudan basın yayımın herhangi bir faaliyeti suç haline getirilmiş değil ama yasanın düzenlemiş olduğu pek çok suçun, rahatlıkla basın yoluyla, gazetecilik yaparken, iletişim hizmeti sunarken basın özgürlüğü çerçevesinde hareket ederken işlenebileceğini görüyoruz. örneğin özellikle devlete karşı olan suçlar. Ceza yasamıza baktığımızda çeşitli hassasiyetlerde bu huşular var. İngiliz döneminde geçen bu yasalarda devlete ihanet denilen bir suç var ve ihanetin basılmış ve yazılmış olarak da yapılabileceği ifadesi de var cezası da hala daha ölümdür. Ölüm cezaları yasamızdan ayıklansa da bu unutulmuştur. Öyle düşünüyorum çünkü 2014 yılında tüm ölüm cezaları müebbet hapse dönüşmüştür. Uygulanmaz ama orada durmaktadır da. Bence tartışılması gereken maddelerden biri Mürsit Niyetle Yayın dediğimiz bir suçtur. Bu suçu işleyenler beş yıla kadar hapis cezası alabilir. Örneğin Cumhurbaşkanına hakaret, devleti aşağılamak, küçük düşürmek veya KKTC hükümetini veya devletin yargısını aşağılamayı veya küçük düşürmeyi amaçlayan niyet, yine beş yıl hapislik cezası ile cezalandırılabiliyor. Şiddeti teşvik etmek yine yayın yoluyla da olabilir şeklinde düzenlenmiş, yabancı devlet büyüklerine hakaret, Afrika davasına getirilen ithamdır. Hala hapislik cezası vardır. Yasa dışı cemiyete ait propaganda niteliğinde yayın bulundurma son dönemde tartışılan konular arasında yer almaktadır. Bakanlar Kurulu tarafından yasa dışı örgüt olarak tanımlanan bir örgütün yayınını yayınlamaktan değil bulundurmaktan, okumaktan bahsediyorum bu da suç olarak tanımlanıyor. Bunlar İngiliz döneminde koloni yönetimin egemenliğini pekiştirmek, EOKA ile mücadele etmek için oluşturduğu eskimiş maddelerdir. Dünyada terörizm tırmanışa geçince yasa dışı örgütlerle mücadele anlamında AB üyesi pek çok ülkede yeni yasalar geçirildi. Sorun terörizm denilen suçla düşünce eylemini aynı kefeye koyma sorunu. Kitap bulundurma, düşünceyi öğrenmeyi terörizm gibi görmek AB Müktesebatı ile de uluslararası hukukla da uyuşmaz. İlginçtir 2014 yılında ceza yasasında değişiklik yapıldı, doğaya aykırı ilişki suç olmaktan çıktı. Yerine cinsel eğilime yönelik zem ve kadih suç haline getirildi. Mevcut maddede eşcinsel ilişkiye giren erkekler cezalandırılıyordu bu madde çıkarıldı ama cinsel eğilime yönelik hakaret suç haline getirildi. Bu da basın yoluyla da işlenebilecek bir suç olarak yasamıza girdi. Sadece not olarak söyledim yorum yapmak istemiyorum ama. İlerici bir adım olarak yasamıza girdi, onu da not edeyim.”

 

ALİ BATURAY (Kıbrıs Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni – Gazeteci)

“Ele geçirilen kitap, gazeteler, gazete ekleri markette satılan şeylerdi. Zaman gazetesinin ekleri mesela medya ile ilgili. Ben onları marketten almıştım. Bu yasa değişmeli. Bu anomali ortadan kalkmalı. İnsanlar gidip marketten, kitapçıdan aldığı yayınlar için ceza almamalı. Bu çok çağdışı kalır. Çağdaş ülkelerdeki duruma gelecek olursak zaman zaman bazı projeler çerçevesinde bu ülkelere gidiyoruz. Ülke ile medyayı ayrı tutmak mümkün değil. Ülkelerde sorun neyse medyada da benzer sorunları oluyor. İsveç gazetesine bakınca mesela fotoğraflardan anladık ki ülkenin sorunu yoktu hep dünya haberleri vardı. Fakat ülkemiz öyle değil. Bizim daha çok yolumuz var. Şimdi bir Bilişim Yasası gelecek, ikilem yaşıyoruz. Bize ne yapacak diye. Artık yasa istemekten de korkuyoruz. Bakan da internet ortamındaki karmaşadan şikâyet etti, gazeteciler de tıklama almak için internette olmadık şeyler yazıyor. Bunlardan arınmak kolay değil ama seçici davranmak gerek. Haber hırsızlığı da sorun internette. Bu konuda ara emir de aldık. Pek çok sorunla uğraşıyoruz. Bunun yanında ölmeyen insanları öldürüyor, dedikodulardan haber yapıyoruz. Ben bu bağlamda okurlardan seçici olmalarını bekliyorum. Bir de memleketin küçük olması da basın özgürlüğü için engel. O arkadaş, bu dost derken vicdanımız ile muhasebe yapıyoruz. Zaman zaman da yazmıyoruz. Vicdan toplum yararına işlemeli oysa… Biz de vicdanımızı dostumuzdan taraf değil toplumdan taraf kullanmalıyız. Gazetecileri genelde sevmezler zaten ama biz doğru yolda olalım, varsın sevmesinler.”

 

AYŞEGÜL BARBARS (İçişleri Bakanı – Avukat)

“Yasa istemekten korkar olduk, denildi. Basın yasasının güncellenmesi gerekiyor. Hukuk davalarında konu olan tazminatla sonuçlanan bir takım hakları hukuken koruyan Haksız Fiiller Yasası var. Zem ve kadih ile ilgili aynı maddeler benzer şekilde Ceza Yasası’nda da var. Direkt basın mensuplarının işlediği suçlarla ilgili değil ceza yasasındaki tanımlar ama zem ve kadite ilişkin ayrı bir bölüm var haksız fiiller yasasındaki benzer ifadeleri bu yasada da hürriyeti bağlayıcı cezalar şeklinde görüyoruz. Gerçekten de basın özgürlüğü anlamında düşündüğümüzde, gazetecilerin mesleğini yapma anlamında düşündüğümüzde toplum ve birey olarak haber bilgi düşünce ve yorumlara ulaşma hakkımızı koruma anlamında her türlü fikre ulaşma anlamında ceza yasasında değişiklikler yapılmalı. Mürsit yayınla ilgili değişikliklere gelince de terör gerçekten artık böyle uluslararası boyutta ve çok daha entegre yapılarda örgütlenmiştir. Dolayısıyla ülkemizde terör yok, teröre bulaşmış sayılmayız diyemiyorum. Elbette terörle mücadele konusunda tedbir alınmalı ama bu durum ifade ve düşünce özgürlüğünü de etkilememeli diye düşünüyorum. Zaten belli başlı eskide kalan yasa maddeleri veya terörle mücadele ile ilgili çıkarılacak yasaların da düşünce özgürlüğünü sınırlama anlamında kullanılması bu toplumun kültürüne zaten uygun değildir. Eğer yasa istemekten korkar durumdaysa gazeteciler tüm camianın üzerinde çalışacağı, uzlaşacağı bir yasa çalışması yaparak bunu sonlandırma konusunda birlikte çalışmaktan, biz yaptık budur anlayışından uzak sizlerin basın özgürlüğünü hem de medyanın itibarını, profesyonelliği ilerletecek korumaları sağlayacak yasalara destek ve katkıda bulunacağım. Bu çok önemlidir bence, tabii geri kalan yasaların da güncellenmesi ile ilgili sizlerden de bu konuda destek ve sahip çıkma istiyorum. Böyle adımlar devletten çok, sivil toplumun katkısı, toplumun bu yönde gelişmesini sağlayacak kurumlardan hükümetlere gelen talepler doğrultusunda gelişebileceğini düşünmekteyim. Özellikle editoryal bağımsızlıktan bahsettiniz, çalışan haklarının korunmasından, denetlenmesinden, hasız işten çıkarmalardan bahsettiniz bunlar da önemli eksiklerimizden. Üzerinde çalışmamız gerek. Medyada sendikalaşmayla ilgili ciddi çalışmalar var. Özellikle son dönemde yapılan sözleşmeler de var ama yaşattığı sıkıntılar da var. Mesleğin etik, profesyonellik kısmı da atlanmamalı basın özgürlüğünün hangi anlamda savunulması gerektiğini ve bu değerleri demokratik toplumda yükseltmek nasıl oluru da en fazla basın emekçileri savunmalı. Kendilerini geliştirerek, daha doğru haberciliğe ulaşmaya da herkesin katkı koyması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden profesyonellik ve etiği artırmak da çok önemli. Demokratik değerlerin savunulması da ilkesel olmalı, dönemsel değil. Kendi düşüncenize aykırı bir maddeyi yasadan çıkarıp, kendi döneminize uygun bir yasayı yaparsanız o biraz da dönemsel olur. Esendağlı’nın verdiği bu anlamda iyi bir örnekti. O nedenle demokrasiye daha böyle ilkesel bakmak gerekir diye düşünmekteyim. En önemlisi hükümete düşen iktidar veya aslında siyasetle medya patronları veya medya arasındaki tuhaf karşılıklı ilişkilerin de engellenebilecek, medya çalışanlarının kaderlerini tayin edebileceği daha bağımsız haberciliği ortaya koyabilecekleri bir takım başka şeyler de bulmak gerekiyor. Bu ilişkileri minimize etmek gerek. Parti gazeteciliği çok var. Birtakım ilişkiler var. Kıbrıs Türk basın tarihinde de bunlar var. Bu ilişkilerden arındıracak önlemler alınması gerektiğini de düşünüyorum. Terör yasasına gelince, açıklık getireyim: Şu anda gündemimizde terörle ilgili bir yasa, yasa tasarısı çalışması yok. Türkiye Cumhuriyeti ile yapmış olduğumuz görüşmelerde de veya benim mevkidaşımla yaptığım görüşmelerde bu anlamda sizin de bir terör yasanız olsun, ya da alın da bu yasayı uygulayın gibi talep, istek, konuşma da olmuş değil, bu ülkenin ihtiyaçlarını yine bizler belirleyeceğiz, bunları biz ortaya koyacağız. Polis Genel Müdürlüğümüzden aldığım istatistiki bilgilere göre basına karşı açılan ceza davaları şöyledir: 2008’den bugüne 12 ceza davası bilgisi verildi. Zem ve Kadih dediğimiz madde altında işlendiği iddia edilen savcılığın açmış olduğu 12 dava var. 2010 yılında biri beraat ile sonuçlandı. Bir tanesi takipsizlik, diğer biri şahadet yetersizliğinden geri çekildi, diğer sekiz dava ise sürüyor. Bazılarının duruşması, bazılarının soruşturması devam ediyor. Hukuk davaları çok daha büyük artışta…”

 

DEŞİFRE: SİMGE ÇERKEZOĞLU